
Ruanda sokaklarında, Hutular'ın Tutsiler'e karşı başlattığı saldırılar toplu
cinayetlere dönüştüğünde, konunun muhatabı Batı'lı devletler ve onlara bağlı
(NGO'lar) kuruluşlar, bu ülkede yaşananın, "adını" koymaya çalışıyorlardı.
Sözkonusu kuruluşların üzerinde tartıştıkları, Ruanda'da yaşananların, "katliam,
soykırım, etnik temizlik, jenosit v.s" olup olmadığıydı.
Ancak bu tartışmalar sürerken bu küçük Afrika ülkesinde birkaç ay içerisinde bir
milyona yakın insan öldürüldü. Adı ne olursa olsun bu insanlık trajedisi
karşısında, "modern, medeni dünya" sessiz kaldı. O nedenle, bugün Kürt sorununun
çözümünü, "birlikte yaşamak zorunda mıyız", "Kürtler ayrılırsa üçüncü sınıf bir
ülke olur" söylemiyle gerçek mecrasından uzaklaştıran yaklaşımlar, hızla
sürüklenme tehlikesi olan durumu perdeliyor. İş o ki, sorunun gerçek adı bir
milyon sivil ölmeden konulabilsin. Sorunun doğru tarifi her zaman çözüme bir
adım daha yaklaştırır.
Bir süredir, başta Batı illeri olmak üzere Kürt
halkına karşı sistemli bir biçimde yürütülen fiili saldırıların, bugün açık linç
girişimlerine dönüştüğü görülüyor. Bir yandan, AKP Hükümeti eliyle yürütülen,
"Açılım" politikalarıyla Kürt iradesini manipüle etmeye çalışan sivil-askeri
bürokrasi, öte yandan da Habur girişi gibi barışçıl Kürt yaklaşımlarını, Türk
milliyetçiliğinin azgınlaştırılmasında malzeme olarak
kullandı.
İnegöl'de, gözaltına alınan Kürt gençlerini linç etmek üzere
ilçe emniyet müdürlüğü önünde toplanan ırkçı güruhun, resmi polis araçlarını
yakacak cesareti göstermesinin ardındaki dayanağın dikkatle irdelenmesi gerekir.
Haklı olsa dahi hiçbir hak arayışı gerekçesiyle resmi güvenlik güçleri ile karşı
karşıya gelmemeye özen gösteren, geldiğinde de istiklal marşı söyleyerek
"eylemini" tamamlayan Türk milliyetçilerinin birden polis araçlarını ateşe
verecek cesarete kavuşmaları dikkat çekicidir. Yine bu gruba destek amacıyla çok
kısa bir sürede Bursa'dan yola çıkarak ilçeye gelen Alperen Ocakları üyeleri bu
linç girişiminin önceden planlı ve ne denli örgütlü olduğunun bir
kanıtıdır.
SON 4 YILDA 50 LİNÇ GİRİŞİMİ
İnegöl'de örgütlenen linç
girişimi, Kürtlere yönelik ilk girişim de değil. Başta, Batı illeri olmak üzere,
son dört yıl içerisinde Kürtlere yönelik elliye yakın linç girişimi yaşanmasına
karşın, egemen Türk basını bu olaylara "haber değeri" biçmemekte. Haber değeri
gördüğünde ise, İnegöl örneğinde de olduğu gibi, "Doğulu vatandaşların
başlattığı kavga" başlıkları ile Kürtleri hedef gösterir bir üslubu
kullanmaktadır. Haberleri ile Kürtleri ırkçı saldırıların hedefi haline getiren
Türk basını, bu saldırıları ise, "öfkeli halkın tepkileri" olarak tanımlayıp
meşrulaştırmaktadır. Burada resmi devlet görevlisi vali, kaymakam gibi devlet
erkanının da bu saldırganları, "bir grup sarhoş vatan severin hassasiyeti"
biçimindeki kılıf uydurmaları da saldırganları cesaretlendirmenin resmi
yoludur.
Seksen yıllık cumhuriyet tarihi boyunca, en belirgini 6-7 Eylül
olayları olmak üzere birçok faşist saldırının örgütlenmesinde devlet
görevlilerini, hatta bugün siyaset yapan bazı kadroların görev aldığı artık bir
sır değildir. Yakın uzak geçmişimizde yaşanan, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1979
katliamının da devlet güçlerinin denetim ve kontrolünde sivil faşist güçlerin
kullanılması yoluyla yapıldığı da belgelidir. Tüm bu saldırılar özünde etnik
temizlik dürtüsü barındırmaktadır.
MARAŞ VE RUANDA’DAKİ RADYO
MESAJLARI
Maraş Katliamı'nda saldırıların başlaması mesajının
iletilmesinde radyo, Ruanda'daki aktör radyodan yıllar önce kullanılmıştır.
Maraş'ta, sivil faşistlerin saldırıları, TRT Radyosu'nun Ankara Haber
Merkezi'nde çalışan Muammer Yaşar Bostancı'nın, yerel muhabirden gelen haberi
değiştirerek, "Komünistler camilere saldırdı" şeklinde vermesiyle başlamıştır.
Geçmiş tecrübeler göz önüne alındığında, ne yazık ki bugün yaşananların çok daha
acı sonuçlara gebe olabileceği endişesi belirmektedir.
Özellikle,
iktidardaki AKP milletvekillerinin Kürt sorunu konusundaki ikiyüzlü
yaklaşımları, bir etnik temizlik hazırlığını çağrıştırmakta. Cemil Çiçek’in,
Kürtler'i hala asimile edemedikleri söylemesi ile Vahit Erdem'in seçmenlerine,
"Kürtler her şeyi ele geçirdi, böyle giderse Türkler azınlıkta kalacak harekete
geçin" tahrikinin kısa sürede, Kürtler'in ticarethanelerine yönelik fiili
saldırıya dönüşmüş olması karşı karşıya olunan tehlikeyi gözler önüne sermesi
bakımdan çok önemli görünüyor.
Etnik temizlik kavramı uluslararası
literatürde, "etnik olarak homojen olan bir yerleşim birimini, içinde yaşayanlar
açısında, işkence, zorunlu göç, özel ve kültürel mülklerinin imhası, yağma ve
cinsel şiddet yoluyla yaşanamayacak hale getirme" olarak tarif ediliyor.
SİSTEMLİ ‘KÜRTSÜZLEŞTİRME’ POLİTİKASI
Bugün, Dörtyol'da yaşayan
Kürtler ilçe merkezindeki evlerini boşaltarak, "güvenli bölge" olarak gördükleri
Kürt mahallesine sığınmak zorunda kaldı. Yine, İnegöl'de yaşayan Kürtler, can
güvenliklerinin olmadığını, iş yerlerinin talan edildiğini, evlerinin ise
kuşatma altında olduğunu belirterek artık bu ilçede yaşama şanslarının
kalmadığını söylüyorlar. Maraş Katliamı sırasında önceden işaretlenen evlere
düzenlenen saldırılarda yüzlerce insanın katledildiği hatırlanırsa, bugün
"vatansever" ve "hain-bölücülüğün" ayrıştırıcısı bayrak asma "ritüelini" yerine
getirmeyenler Maraş'ta katledilenlerle aynı akıbeti yaşamakla tehlikesiyle yüz
yüzeler. Nitekim, Dörtyol'da, sadece Kürtler değil bu ölçülere uymayan demokrat
Türklerde saldırıya uğruyor.
Bu ilçelerde Kürtler'in maruz kaldıkları
saldırı karşısında ortak tavır alarak dayanışma içinde davranmamaları durumunda
ciddi can kayıplarının yaşanacağı da kesindir. Kürtler'in örgütlü yapısı bu
dozdaki saldırılarda can kaybını önleyebilir. Ancak daha kapsamlı saldırılar
karşısında Kürtler korumasız dorumdadır.
Dün, savaş gerekçesiyle,
boşaltılan köylerden yaşanan zorunlu göç sonucu ortak yaşam alanı haline gelen
Batı illeri, bugün sistemli bir biçimde 'Kürtsüzleştirme' politikasına tabi
tutulmaktadır. İzmir Kadifekale'de yaşayan yoğun Kürt nüfusu, Kentsel dönüşüm
adı altında evlerinden çıkartılarak şehir dışındaki TOKİ binalarına göçe
zorlanıyor. Ülkenin merkez politikasından dışlanmak istenen Kürtler yaşadıkları
şehir merkezlerinden de periferilere sürülüyor.
Kimse unutmamalı ki,
etnik kimliklere dayalı sorunların da, etnik temizliğe varan saldırganlıkların
da kaynağı ulus devlet belasıdır. Her ne kadar demokratik olmaya çalışsa da
kuruluşu ile birlikte yok etmeye yeltendiği diğer kimlikler karşısında, çoğunluk
tiranlığına dönüşen ulus devletler demokrasilerini de geliştiremiyorlar.
AKP UÇURUMA GÖTÜRÜYOR
AKP Hükümeti'nin gerilla cenazelerine
yapılan işkenceler konusunda BDP'nin uyarılarına kulak asmaması ırkçı, faşist
saldırganlığın işaret fişeği oldu.
Seksen yıllık cumhuriyetten kaynaklı
tüm sorunları sekiz yıllık iktidarının son çeyreğinde, ele aldığı algısı
yaratmaya çalışan AKP, sırf kendi iktidarının skor tabelasını doldurmak
endişesiyle ülkeyi uçurumun kıyısına sürüklüyor. "Kürt açılımı" diyerek çıktığı
yolda, kendi yarattığı sorunları gidermeyi açılım olarak dayatan AKP'nin, Kürt
sorunu karşısında takındığı, yarım yamalak ve pragmatist demokrat kimliği
sorunları daha da çatışmalı bir zemine sürükledi.
Bugünkü yaşanan iç
savaş potansiyelli durumun nedenini salt Kürt Özgürlük Hareketinin silahlı
mücadelesine bağlamak, resmi devlet ideolojisinin bugüne kadar yaptığı gibi
bundan sonra da çıkabilecek bütün sorunların 'hazır' gerekçesini
kurumsallaştırmak olacaktır.
Kürdistan gerçekliğine, batılıların
Ruanda'ya baktığı mesafeden bakarak tarif aramak yarının telafisi mümkün olmayan
sonuçlarına yataklık edebilir.
canerdem2126@gmail.com
ANF